SATRANCIN TANIMI

Satranç…En ciddi insanların tüm yaşamlarını adadıkları,hakkında kalın ciltler yazılan oyun…Şimdi buna gerçekten oyun mu diyeceğiz,yoksa bilim mi?Satrancın tarihçesine bakacak olursak,bu oyunun daha çok,kültürce önde olan ülkelerde yaygınlaştığını görürüz.Nitekim,ortaçağın sonlarında ,zamanın kültür önderi Araplar,satrancı Avrupa’ya
tanıtmışlardır.Avrupa’nın en eski satranç yazarlarının 1500’lerde İspanya ve Portekiz’de
yaşadıklarını görüyoruz;bu ülkeler de maddi ve zihinsel buluşlarda çağlarının önderleriydi.
Rönesans döneminde İtalya’dan Polerio ve Greco’nun adları dünya satrancında önde geliyordu.On sekizinci yüzyılda ve Napolyon döneminde politika ve beğeni sorunlarında Avrupa’nın önde gelen ülkesi Fransa’ydı: Philidor ile Labourdonnais de bu dönemde ün yapmışlardır.Napolyon kendisi de boş zamanlarını bu oyuna veriyordu.
On dokuzuncu yüzyılda satrancın yaygın olduğu ülkeler,İngiltere daha sonra Almanya,Rusya ve Amerika’ydı.Büyük Savaş’tan (1914-1918) sonra satrancın ve satranç turnuvalarının yaygınlaşması,eski düşman uluslar arasında bir köprü kurarak uluslararası
gerginliklerin giderilmesinde kendine düşen görevi bilim ve sanattan daha çabuk başarmıştır.
En büyük kültür aşamasındaki insanların oynadığı bu oyunun değerini açıklamaya çalışacak olursak bunu belki şu görüşte bulabiliriz:Satranç bir mücadele oyunudur ve Lasker’in belirtmiş olduğu gibi,masabaşı türünden olsun,insanların bir mücadele oyununa içgüdüsel gereksinimi vardır.Bu,özellikle modern çağlarda,makineleşmiş bir ortamda dizginlenen,dolayısıyla eş tempoyu tutturmak zorunda kalan insanların,bir yolunu bulup bireysel güçlerini sınama ve kendilerini gösterme tutkularından gelmektedir.Ancak,yüksek kültürlerin insanları gelişigüzel bir oyunla yetinememektedirler.Uzun dönemde,ne bedensel beceriler ne de şansa bağlı oyunlar bu insanları doyurmaktadır.Ama satrançta,şansı dışlayan,salt zihinsel bir oyun bulmaktayız.Kazanılsa da yitirilse de satranç yalnızca zihnin
mücadele gücüne dayanmaktadır;ona taşıdığı derinliği veren de işte budur.
Bu gözlemler,bize satrancı sanatın ta yanına getirecek anlatım olanakları sunmaktadır.
Bir oyun aynı zamanda sanat olabilir mi diye sorabiliriz.Bu soruyu,oyunla sanatın birbirinden sandığımız kadar ayrı olmadıklarını söyleyerek kısmen yanıtlayabiliriz.Her ikisinde de ortak yan çoktur(”Sanatı tarif etmeye mecbur olsam,oyundur derim…”Bedri Rahmi Eyüboğlu-Çev.notu).
Bir kez maddi açıdan her ikisi de kesinlikle amaçsızdır.Ayrıca oyun oynayan kimse de tıpkı sanatçı gibi kendi dünyasını kurar ve günlük yaşantının tekdüzeliğinden ,kendisine kurduğu masal ülkesine uçar gider.Kaldı ki,her sanat başlangıçta bir oyun ve boş zaman eğlencesi idi.Tarih öncesi insanının duvar resimleri,eski Yunan çobanlarının şarkıları ya da komedileri sanattan çok uzaktan değillerdi.Talihsiz aşığın,çektiklerini sazına dökmeye başladığı an,sanatın doğduğu andır.Sanatın özü,sanatçının,kendi ruhunu elindeki gerece yansıtabilme yeteneğinde saklıdır.
Yüzyıl önce satranç kuşkusuz yalnızca bir oyundu.Ancak,örneğin Rubinstein’ın oyunlarını saran,o derin kendini adama duygusunu algılayan bir kimse,artık bilir ki,satranç yeni ve sürekli gelişmekte olan bir sanattır.
” RİCHARD RETİ “